Son Haberler
Buradasınız: Anasayfa / Haftanın Yazısı / BİLE BİLE LADES

BİLE BİLE LADES

Devlet ilginç bir yapıdır. İşleyişinde kural esastır. Ancak, bu işleyişte çoğu zaman kural esasa feda edilmektedir.

Devlette geçirdiğim, 30 yıl süren uzun meslek hayatımda bu söylediklerime örnek oluşturabilecek çok garip, çok trajikomik durumlarla karşılaştım. Günümüzde inanıyorum ki böylesi durumlar ya asgariye inmiştir ya da tamamen ortadan kalkmıştır.

60’lı 70 ‘li yıllar tüm devlet yapısı içerisinde Müfettişliğin bir “Kurmay Sınıfı” gibi kabul gördüğü, memuriyete ilk girişin en parlak kapısı, yükselmenin en kestirme yolu olarak görüldüğü yıllar. Okullarını başarıyla bitirmiş, yarışma sınavlarında öne çıkan gençleri kadrolarına alabilmek için koşullardan biri de doğal olarak iyi ücret vermektir.

O tarihlerdeki Devlet Memurları Kanunu’na göre müfettişlerin, ücret bakımından emsali diğer memurlardan bir farkı yoktu. İşte bu nedenle devletin yöneten kesimi, başta Maliye Bakanlığı olmak üzere “kanuna karşı hile diyebileceğimiz bir metot” geliştirerek müfettişlere, emsallerine göre üç-dört kat daha fazla ücret ödemenin imkânlarını yaratmışlardı.

Müfettiş Yardımcısı olduğumda, bu metodu tam manasıyla kavramıştım.

İzlenen yol şu idi. Benim görev yerim İstanbul olarak gösterilmişti. Ancak, İstanbul’a hiç uğramıyordum. Görev yerimin dışında bulunduğu için sanki sürekli seyahatte olduğum varsayılarak harcırah alıyordum. Harcırah, net alınan, vergiye tabii olmayan bir para idi.

Ben Bakanlıkta yeni göreve başlamış bir Müfettiş Yardımcısı iken, elime bir Genel Müdürden daha fazla para geçiyordu.

Bu sistemin tek aleyhte faktörü ise turne dediğimiz seyahatlerde bu defa otel ve yiyecek paraları için herhangi bir ödeme alamamaktı.

Ancak, turne süresi kısa olan veya kuruma ait yerlerde konaklama imkânı olanlar için bu önemli bir sorun teşkil etmiyordu.

Tüm devlet yetkililerinin, Hükümet üyeleri dâhil, bildiği bu sistem onlarca yıl devam etti. Hâlbuki eğer müfettişlere fazla ücret ödemek istiyorlarsa bunu böyle dolambaçlı yollar yerine doğrudan yapmaları mümkündü. Sayıştay’ın etkili olduğu yıllarda, zaman zaman bu metodun önü kesilmeye çalışılmış, bu kez Bütçe Kanun’una konulan maddelerle bu çarpık uygulama devam ettirilmiştir.

Yurtdışında görev sürem dolmuştu. Karşıma yine Harcırah Kanunu çıkmıştı. Her ailenin taşınacak eşyaları için tanınan hak 200 Kg’dı. İstisnalarla bu miktar biraz artabiliyordu.

Bir ev eşyasının bütünü düşünün; koltuklar, kanepeler, yatak odaları, bulaşık, çamaşır makinaları vs., kısaca bir eve ait tüm eşyalar. Toplasan “kilogramla” değil “tonla” ifade edilmesi gereken miktarlar çıkıyor.

Kaldı ki hiçbir nakliye firması ev eşyasını kilogramla kabul etmiyordu. Onlar için ölçü metreküptü. Çünkü, araçta bir hacmi size tahsis edip, doğal olarak onun ücretini talep ediyorlardı. Ev eşyaları kilogram olarak fazla ağır olmasa da hacimli şeylerdi. Bir evin eşyası çoğu kez mobilya taşımaya uygun bir kamyonun tüm kasasını doldurabiliyordu.

Uygulama bunun da çaresini bulmuştu. Bir kamyon dolusu eşya için, bedeli ne olursa olsun nakliye şirketinden 200 Kg’lık taşıma yapıldığına ilişkin bir fatura almanız işi çözüyordu. Tam “bile bile lades”. Ancak, sorun, özellikle yabancı şirketler bedelini itirazsız kabul ettiğimiz bu faturalara, taşınan eşyanın ağırlığını yazdırmakta niçin ısrar ettiğimizi ve bunu 200 Kg.la sınırlamamızı bir türlü anlayamıyorlardı. Bunu onlara anlatmamız, çok uzun ve zahmetli çabalara mal oluyordu.

Onlarca yıl, Bakanlık, Müsteşarlık düzeyine kadar yükselmiş bürokratlar, ordu komutanlığı seviyesine çıkmış askerler, namlı maliyeciler yurt dışı görevlerden dönerken tüm ev eşyalarını 200 Kg. getiriyoruz diye beyan edip, bu faturaları devlete ibraz ettiler.

Ben de aynı yolu izledim. Devletin yurtdışında görev verdiği bir kamu görevlisiydim. Yurda dönerken evimin eşyasını getirmem en doğal hakkımdı. Nakil parasını devletin karşılaması da işin gereğiydi. Ancak, insanları böylesine çapraşık yöntemlere mecbur etmeye ne gerek vardı? Nitekim, uzun yıllar sonra, bu “bile bile lades” metodundan dönüldü. Bonn’dan dönerken bu kez faturamı açık seçik m3 olarak düzenlettirdim.

İşte size başka bir çarpıklık örneği:

Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olduğumda karşılaştığım bu çarpıklığı, Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarlığımda da yaşadım.

Bizim o tarihlerdeki yasalarımıza göre Bakanın ve Müsteşarın temsil ödeneği yalnızca yabancı misafirleri ağırlamak için kullanılabilirdi.

Bir yabancı geldiğinde ona verdiğimiz yemeğin faturasını devlet karşılar. Ancak, ne Bakanın ne de Müsteşarın bunun dışında bir kuruşluk ödeneği mevcut değildir.

Ismarladıkları çayın, kahvenin parasını bile ceplerinden karşılamak zorundadırlar.

Enerji Bakanlığına Türkiye’nin en büyük kuruluşları bağlıydı. Türkiye Elektrik Kurumu, TPAO, BOTAŞ, ETİBANK, TKİ, TTK, PETKİM ve daha birçok kamu iktisadi teşebbüsü ile bunlara bağlı sayıları yüze varan şirket. Bunların hepsinin Genel Müdürlüklerinin temsil ödeneği var. Ancak, onların üzerindeki Bakanın ve Müsteşarın yok.

Süleyman Demirel’in kurduğu 49. Hükümette Devlet Bakanı olarak yer alan Orhan Kilercioğlu’na, bir önceki Hükümet dönemindeki yolsuzlukları araştırma görevi verilmişti. Bu nedenle adı “Yolsuzluklardan Sorumlu Bakan”a çıkmıştı.

Bir gün Kilercioğlu’ndan bir yazı aldık. Geçen Hükümet’in Enerji Bakanı’nın bazı şehirlere yaptığı ziyaretlerde, şehrin bürokrat, eşraf, partili ileri gelenleri ile yenilen toplu yemeklerin faturasının orada bulunan Enerji Bakanlığı’na bağlı kuruluşlarca ödenmesine değinilerek, bu uygulama bir yolsuzluk olarak niteleniyor ve keyfiyetin soruşturulması isteniyordu.

Durumu Müsteşarımız Mahir Barutçu ile değerlendirdikten sonra Bakanımız Ersin Faralyalı’ya gittik.

Ben söz alarak “Bakın bu yemekleri Sayın Bakan organize etmiyor. Bu yemekleri, o kentlerde Bakanın gelişi münasebetiyle Bakanlığımıza bağlı kuruluşlar düzenliyor. Dolayısıyla faturasını da onlar ödüyor. Bakanın bunu ödeyecek bir temsil ödeneği yoktur. Cebinden ödemeye kalksa, bir şehirde bir maaşını bıraksa bile yetmez. Siz de bu durumlarla karşılaşacaksınız” deyince Ersin Faralyalı “Doğru söylüyorsun. Benim seyahatlerimde de aynı durumlarla karşılaşıyorum” dedi.

Ersin Bey, Bakan olarak kendisinin bir temsil ödeneğine sahip olmadığını ise bu vesile ile öğrendi ve inanamadı. O burayı, başkanlığını yaptığı özel sektör kuruluşları gibi sanıyordu.

Ersin Beye “Biz bunun soruşturma konusu yapılmasını doğru bulmuyoruz. Siz de aynı görüşte iseniz dosyasına kaldıralım” dedik. Ersin Bey önerimizi kabul etti ve bir işlem yapmadık.

Bakanlığımızın bu tutumu, Orhan Kilercioğlu’nun hoşuna gitmemiş olacak ki, “Suçluların üzerine gidilmiyor” diye basın nezdinde Bakanlığımızı eleştirmişti.

Devlet işleyişinde buna benzer daha birçok çarpıklığa tanık oldum. Kim bilir tanık olmadığım daha niceleri vardır.

Ümidim, devlet işleyişinin tüm bu garipliklerden ve çarpıklıklardan arınmasıdır.

Korkum ise yenilerinin ve daha çarpıklarının eklenmiş olmasıdır.

O.Ertuğrul Önen

Hakkında admin

Türk Dışticaret Vakfı

Cevapla

Scroll To Top