Son Haberler
Buradasınız: Anasayfa / Haftanın Yazısı / Bir Zamanlar “Kariyer”

Bir Zamanlar “Kariyer”

Üniversiteli işsizliğinin had safhaya çıktığı, gençlerimizin yüksekokulu bitirmelerine, hatta bir takım ek bilgi ve becerilerle donanımlı hale gelmelerine rağmen günümüz Türkiye’sinde iş bulmakta büyük sorunlar yaşadıklarını görüyor, bu durumdan üzüntü duyuyor ve geleceğimiz için endişeleniyoruz.

Üzerlerine düşen her şeyi yapan bu genç insanların halen anne babalarından harçlık almaya devam etmeleri gerçekten sorgulanması ve acil çözüm üretilmesi gereken bir durum.

“Eğitimli gençlerimizin geçmişte iş bulma ve kariyer imkanları acaba nasıldı?” diye düşündük ve sözü Başkanımız Ertuğrul Önen’e bıraktık.

“Bizim zamanımızda üniversite ve yüksekokul mezunlarının altın değilse de gümüş çağıydı.

Yüksekokul mezunlarının altın çağı, her istedikleri göreve tercihen, davetle, itibar görerek kabul edildikleri yıllardır.

O tarihlerde şehrin merkezi sayılan Ulus’ta, giyim kuşamı düzgün, hele bir de kravatlı ise devlet dairesinden iş teklifi alınan yıllar. Üniversite mezunlarının altın yılları. Zaten üniversite deyince kaç üniversitemiz var.

60’lı yılların başlarında ancak, Ankara, İstanbul, İzmir, Erzurum olmak üzere 4 kentimiz üniversite şehri olabilmiş.

Lise mezunlarının askerliklerini yedek subay olarak yapma hakkına sahip oldukları dönemlerden söz ediyoruz.

Bizim zamanımız üniversite mezunları için hayatın kolay olduğu yıllardı.

Adalet Bakanlığı’nın Hukuk Fakültelerinde okuyanlara, İçişleri Bakanlığı’nın Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültelerinde okuyanlara burs verdikleri yıllar.

Birçok kurum ve kuruluş istedikleri fakülte mezunları için adeta reklam, tanıtım faaliyetleri sürdürürlerdi. Kendilerinin tercih edilmeleri için nedenlerini ballandıra ballandıra anlatırlardı.

Ancak o tarihlerde sınavla eleman alan seçkin meslekler vardı. Dışişleri Bakanlığı ve dış ticaret meslek memurluğu, kariyer teftiş kurulları kurmuş olan Maliye, Ticaret, Gümrük gibi bazı Bakanlıkların Müfettiş Yardımcılığına girişleri, aynı şekilde T.C. Ziraat, Emlak Kredi, Halk Bankası ve Türkiye İş Bankası gibi önde gelen bankaları da sınavlı sistem içinde sayabiliriz.

Hukuk, siyasal, iktisat gibi sosyal bilimler alanında öğrenim veren fakültelerin mezunlarının tamamının hedefinde başta bu seçkin meslekler olmak üzere devlet kuruluşları vardı.
O tarihlerde, Türkiye’de gelişmiş bir özel sektör mevcut olmadığından kimsenin aklına özel sektörde çalışmayı düşünmek gelmezdi.

Türkiye’nin en büyük grubu olan Koçlar bile Ulus’taki mütevazı binasından İstanbul’a yeni intikal etmişti. Sabancılar halen Adana’da idiler. Belli düzeydeki insanları kadrolarına almak o günün özel sektörü için olağan dışı bir durumdu.

Ancak zamanla özel sektör kamu kurum ve kuruluşlarını bir okul gibi kullanma ve buradan iyi yetişmiş kamu personelini daha cazip koşullarla transfer etme uygulamasını başlatmıştır.

Bugün Türk özel sektörünün temelinde kamudan ayrılan bir çok değerli bürokratın emeği ve öğretisi vardır.

Günümüzde artık Türk özel sektörünün gereksinimi olan elemanları kendi bünyesinde yetiştirdiğini görüyoruz.

Hukuk Fakültesini daha bitirmemiştim. Bir dil sınavını kazanarak T.C. Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’nde ilk kez kurulmakta olan Dış Muameleler Müdürlüğü’nün kuruluş kadrosuna dâhil oldum. Memuriyet hayatıma ve yaşamıma çok önemli katkıda bulunan bu ilk görevime tarihi Ziraat Bankası Genel Müdürlük binasının üst katında Merkez Bankası’nın tarafında bulunan kulenin altında yer alan odada başladım.

Bankada gözlemlediğim en önemli hususlardan biri başta Genel Müdür olmak üzere tüm Genel Müdür Yardımcılarının, önemli birim ve hemen tüm büyük şubelerin müdürlerinin Teftiş Kurulu kökenli olmasıydı.

Normal yollardan bankaya giren bir yüksekokul mezunu Şef muavini, Şef, Amir Müdür Yardımcısı diye her kademede 5-6 yıl bekleyerek giderken ve üstelik ikinci sınıf müdürlüklere şansları varsa ulaşırken genç Müfettişlerin 3 yıl Müfettiş Yardımcılığı, 6-7 yıl Müfettişlikten sonra önemli pozisyonlara geldiğini gördüm.

Teftiş Kurulu adeta bir kurmay okulu gibi işlev görüyordu.

Bunun sonucunda ister istemez etkilendim. Hâkimliği, avukatlığı bir kenara bıraktım. Kararımı verdim. Müfettişlik sınıfına girecektim. Ancak eksiklerim vardı. Hukuk Fakültesinde muhasebe, ticari aritmetik okumuyorduk. İktisat bilgimiz ise çok yeterli değildi. Bu eksiklerimi gidermek için özel gayret gösterdim.

Genç bir müdür yardımcımız vardı. Beni teşvik ediyordu. Sınavın objektif olacağından şüphelerim olduğunu söylediğimde; “Burası Ziraat Bankası, burada hile olmaz. Gir sınava başarılı olacaksın.” dedi.

Sınava girdim. Yazılıyı kazandım. Mülakata çağrıldım. Başarmıştım. Ziraat Bankası Teftiş Kurulu sınavını ikincilikle kazanmıştım.

Müfettişlik kimlik kartımı ve mührümü aldığımda adeta yürüyüşüm değişmişti. Şimdi artık kurmay sınıfındaydım.

Artık ayrı bir sınıfta olduğumu refakatine verildiğim üstadımın (Teftiş Kurullarında daha kıdemlilere hitap tarzı böyleydi), beni her zaman tepsimizi olarak sıraya girdiğimiz yemekhane yerine masaları kolalı, örtülü ve garsonların hizmet ettiği bölüme yönlendirince anladım. Genel Müdür ve üst yönetimde burada yemek yiyordu. Bana sen de artık bu sınıfın bir parçasısın mesajı veriliyordu.

Bir sınavla sınıf atlamıştım.

Aynı zamanda Ticaret Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun da sınavına girmiş ve birincilikle kazanmıştım

5 Kişilik sınav kurulunun 4 üyesi Mülkiyeli idi. Bu da o dönemlerde yaratılan Mülkiyeli dayanışmasına ilişkin efsanelerin pek de geçerli olmadığının göstergesidir.

Benimle birlikte sınava girenlerin çoğu Mülkiyeliydi. Keza sınavı 5 kişi kazanmıştık, 4ü Mülkiyeliydi. Sıralamada onların önünde olmam da bu tespitimi doğrulamaktadır.

Müfettişlik, yeri yurdu belli olmayan bir iştir. Yaz aylarında kesinlikle yaz turnesi denilen ve kurumdan kuruma değişen sürelerle ikamet edilen yerin dışında görev yapılırdı. Yani evinden barkından aylarca uzakta, çoğu kez mahrumiyet şartlarında.

Ziraat Bankası Teftiş Kurulu’nda göreve başladığımda bir daktilo, 2 adet bavul, ki her birinin içine bir adam sığar ve çadır bezinden oluşan bir denk verdiler. Bu ne diye sorduğumda “hurç” cevabı aldım. Otel ve müfettiş lojmanı olmayan yerlerde kendi yatağımı birlikte götürecektim. Bu hurç da yatağın taşınmasında kullanılacaktı.

Kıdemli üstatlarımdan sonra ilginç anekdotlar dinledim. Şube müdürünün odasının gündüz çalışma yeri, gece yatak serilip yatak odası olarak kullanıldığına ilişkin.

O tarihlerde Ziraat Bankası’nda bir söylem vardı. Anadolu’nun kasabalarında iki bayrak dalgalanır. Biri Hükümet Konağı’nın, diğeri Ziraat Bankasının önünde. Gerçekten de Ziraat Bankası Anadolu’nun tüm kasabalarında şubesi olan ve halka mal olmuş tek banka idi o tarihlerde.

Teftiş Kurulu’na geçmeden dış muameleler kursu isimli 1 yıl devam eden bir eğitim programına katılmıştım. Teftiş Kurulu’nda da dış muameleleri bilen pek kimse yoktu. Kendisi ile görüştüğüm Başkan Yardımcımız Kemal Akkaya (sonra Ziraat Bankası genel müdürü ve Devlet Bakanı) benim evli olmam ve 8 ay süren yaz turnelerini bir çekince olarak öne sürerek Ticaret Bakanlığı Teftiş Kuruluna geçmeyi düşündüğümü belirtmem üzerine bana “ Sen dış muameleleri bilen birkaç arkadaşımızdan birisin. Bu nedenle seni dış muamele yapmaya yetkili şubelerdeki (o tarihlerde büyük kentlerdeki 10-15 şube bu yetkiye sahipti.) teftiş inceleme ve soruşturmalarda görevlendireceğiz. Onların hepsinin müfettiş lojmanları var. Gerekirse eşini de birlikte götürürsün. Onun için endişelenmene gerek yok.” dedi.

Ben Kemal Bey’in bu sözü üzerine Ziraat Bankası’nda devam etmeye karar verdim. (Kemal Bey’in lakabının “Evet Kemal” olduğunu, kimseye hayır demediğini, evet dediklerini ise yapmadığını o tarihte bilmiyordum. Bunu, gelen yaz teftiş programı ile öğrendim.)
O tarihte Ziraat Bankasının Ankara Yenişehir Şubesi’nin Müfettişlik bürosunda grup başkanımız olan Başmüfettiş Turgut Erdem’in (sonradan Ziraat Bankası Genel Müdürü) refakatindeyim. Henüz yaz programı çıkmamış. Bir öğle vakti büroya geldiğimde masamın üzerinde beni bekleyen bir sarı zarf buldum. Bu sarı zarflardan hayatımın hiçbir döneminde hazzetmedim. Gerçekten de zarfı açınca şok oldum.

Zarfın içerisinden yaz teftiş programım çıktı. Yeni bir müfettişin refakatinde ismini ilk defa duyduğum, haritadan yerini zor bulduğum yerlerdi yaz programım. Solhan, Genç gibi ilçe isimleri o günün tazeliği ile halen belleğimde.

Yenişehir Şubesi’ndeki grubumuzda Erdem Yörükoğlu isminde kıdemli bir Müfettiş vardı. Programıma baktı; “Hurcu hazırla, burada ancak şubelerde yatacak yer bulursunuz” dedi. Peki, bu program ne kadar sürer dedim, “Ankara’ya 7 ayda dönebilirsen kendini şanslı say” diye ilave etti. Kemal Bey’in söyledikleri ile gerçek birbirini tutmamıştı.

Artık kararsızlığım kalmamıştı. Ticaret Bakanlığı Teftiş Kurulu’na geçecektim. Zaten onların verdiği düşünme sürem de dolmak üzereydi. Tek bir sorunum vardı. Daha önce devam ettiğim dış muameleler kursundan dolayı 3 yıllık mecburi hizmetim vardı.

Ticaret Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Şehbender Ergin’e gittim. “Gelmek istediğimi ancak mecburi hizmetim bulunduğunu” söyledim. Güldü, “Sen merak etme, Ziraat Bankası bizim ilgili kuruluşumuz, bir yazı yazar senin mecburi hizmetini buraya alırız. İtiraz etmek hadlerine mi!” dedi.

Başkanın bu kendinden emin kararlı ifadeleri beni mutlu etti. Demek ki Ziraat Bankası’nın üstünde olan bir yere geliyordum. Gururum okşanmıştı. Bu doğaldır; verdiğim kararı kolaylaştırdı.

Artık tereddütlerim ortadan kalkmıştı ve kariyer yolumu seçmiştim. Belki olaylar beni bu yöne itmişti ama verdiğim karardan hiç pişman olmadım. Ancak Ziraat Bankası hep kalbimde yer buldu. Ziraat Bankası’ndan çok değerli bir büyüğüm Saim Uluözyurt’un deyimi ile Mithat Paşa’nın ekmeğini yediğimi asla unutmadım.”

Gençlerimizin bu satırları okuyunca herhalde o dönemlere denk gelmediklerine hayıflanacaklardır. Şimdi işin ve ekmeğin artık aslanın ağzında değil, midesinde olduğunu gördükçe böyle bir duyguya kapılmalarının çok haklı olacağını düşünüyoruz.

Gençlerini atıl bırakan bir ülke geleceği kuramaz.

Hakkında admin

Türk Dışticaret Vakfı

Cevapla

Scroll To Top