Son Haberler
Buradasınız: Anasayfa / Haftanın Yazısı / RAKİBİN AYAĞINA DEĞDİRMEDEN ÜST ÜSTE İKİ GOL NASIL ATILIR

RAKİBİN AYAĞINA DEĞDİRMEDEN ÜST ÜSTE İKİ GOL NASIL ATILIR

Çocukluğumuzda parklar, halı sahalar, tenis kortları, kısacası oyun alanları yoktu. Sokaklar ve boş arsalardı bizim oyun alanlarımız.

Kışın karla kaplı, yağmur mevsimlerinde çamur içinde olan, yaz sıcağında kuruyan su birikintilerinin geride bıraktığı tortularla bir toz deryası haline gelen aramızda ismi “tarla” olan bir boş araziydi oyun sahamız.

Kışın karların üzerinde yuvarlanarak, yazın tozlarını günlerce uğraşıp temizleyerek oyuna hazır hale getirdiğimiz bu yer bizim için çok değerliydi. İçindeki tek telefon direği de kale direği olarak bizim lüksümüzdü. Çünkü, kalenin diğer tarafını ve karşı kaleyi tek işaretleme imkanımız oralara bir taş koymaktı.

Topun kalenin üstünden veya yandan “out”a gittiği, başlıca anlaşmazlık konumuzdu. Üç korner bir penaltıydı. Kararlarımızı kavga döğüş müştereken verirdik. Sonunda mutlaka uzlaşırdık. Çünkü birbirimize mecburduk.

Bir mecburiyetimiz de top sahibineydi. Onu mutlaka hoş tutmamız gerekirdi. İstediği takımda, istediği yerde oynaması doğal hakkı kabul edilirdi.

Mevcut oyuncu kadrosunu iki takımın öncüleri sayılabilecek kişiler adım atışarak öncelik alır ve önceliğe göre sırayla paylaşırlardı. Bazı oyuncaların paritesi yüksekti. “Bunu ben alayım. Onun yerine sen iki kişi al” pazarlığına sık rastlanırdı. Ben de mahallemizde paritesi yüksek, hatta en önde gelen oyuncuydum.

Sabah başlayan, “altıda yarı on ikide bitmece” maçlar hava kararıncaya kadar devam ederdi. Hele gazozuna oynanıyorsa, ya da mahalleler arası maçsa kıran kırana geçerdi. Deri futbol topu öyle kolay ulaşılabilir bir şey değildi. Mahallenin bütün çocukları aylarca haftalıklarımızı biriktirip bir araya getirirdik. Yine de bir top almaya gücümüz yetmezdi. Mutlaka bir mahalle büyüğünün desteği gerekirdi.

Topa gözümüz gibi bakardık, kuyruk yağıyla yağlanır özenle muhafaza edilirdi. Aramızdan biri, yed-i emin olarak topu saklar ve bakımını üstlenirdi. Sökülürse dikilir, patlarsa içi yapıştırılır, böylece topun ömrü uzatılmaya çalışılırdı. Bazen maçlarımızı büyükler, hatta Sivas’ın mahalli liginde oynayan futbolcu ağabeylerimiz seyreder, hatta karşılıklı iddialaşırlardı. Bu gibi durumlarda kendimizi onlara beğendirmek, göze girmek için daha bir gayret gösterirdik.

Usulüne uygun kramponu, formayı, tozluk çorabını Lise Futbol Takımında giydim. Lisemizden milli ve genç milli düzeyde futbolcular da çıktı. O yıllarda bizden birkaç yaş daha büyük olan Ahmet Tuna Karşıyaka, Galatasaray ve Milli Takımda oynadı. Benim devre arkadaşım Oğuz Ceylan ise genç milli takımda forma giydi.

Okullar arası maçlar stadyumda, standartlara uygun bir sahada oynadığım ilk maçlardı.

Liseli futbolcuların genelde oynadığı kulüp, 4 Eylül kulübüydü. Başkanı Sivas’ın zengin ailelerinden birinin oğlu olan Nusret Akça idi. İlginç bir kişilikti. V’leri “F” gibi telaffuz ederdi. Arkadaşlarımızdan birini 4 Eylül Kulübü’ne transfer etmek için iki paket Yeni Harman Sigarası veriyor ve Sivas’ın mesire yeri olan Paşa Pabrikası’nda kuzu pilav partisi düzenliyor. Ancak, ne oluyorsa arkadaşımız 4 Eylül’e gitmekten vazgeçiyor. Bunu üzerine Nusret Akça’nın “Lan tafar Yeni Harmanı içen, kuzuyu pilafı yen, sonra da kaçan” dediği ağızdan ağıza dolaşan bir deyiş olmuştu.

Ben de her liseli gibi 4 Eylül’de antrenmanlara çıkmaya, gayri resmi maçlarda oynamaya başladım. O sıralarda Esnaf Spor ismiyle şampiyonluğa oynamak üzere kurulan yeni bir kulüp ortaya çıkmıştı. Yöneticilerinden biri ağabeyimin arkadaşı idi. Ağabeyimin telkin ve biraz da baskısıyla bir eşofman, bir spor çantası ve yeni bir krampon karşılığında Esnaf Spor’a lisans çıkarttırarak bu kulübün lisanlı futbolcusu oldum.

Lise son sınıftaydım. Türkiye genç takımlar şampiyonası için Sivas genç karması olarak hazırlanıyorduk. Ben de kadrodaydım. Antrenmanlarımızı 50 cm karla kaplı sahada yapmaya çalışıyorduk. Gerçi buna da razıydık. Çünkü baharda çamur olmaması için Demiryolları Fabrikası’ndan (Cer Atölyesi) kömür cürufu getirip seriyorlardı bu sahaya. Düştüğümüzde çıplak yerlerimizi jilet gibi kesiyordu. Kar, hareketlerimizi yavaşlatıyordu, ama bizi yaralamıyordu. Bu sebeple kar, bizim için ehven-i şerdi.

Şubat tatilinde trenle Adana’ya doğru yola çıktık. Şampiyona Antakya’daydı. Adana’da Adana Genç Karması ile bir hazırlık maçı yapıp, oradan Antakya’ya geçecektik.

Adana’da bizi yoğun bir yağmur karşıladı. Bardaktan değil, adeta kovadan boşalırcasına yağıyordu. Stadyumun zemini göl haline gelmişti. Dolayısıyla bizim hazırlık maçı duruma uygun bir deyişle “suya” düşmüştü.

İzleyen gün Antakya’ya geçtik. O günün koşullarına göre bir otele yerleştik. Her yerden Arapça müzik sesleri geliyordu. Bizim otelin kâtibi de hiç kapatmaksızın Arapça müzik dinliyordu. Türkçesi iyi değildi. Zor anlaşıyorduk. Ortam, yemekler çok farklıydı. Acılı kebapla ilk orada tanıştım. Ancak çok lezzetliydi.

Bu seyahat benim Türkiye ile ilgili düşüncelerimi, bildiklerimi büyük ölçüde değiştirmişti.

Sivas’tan yerlerde 50-60 cm kar varken çıkmıştık. Burada bahar koşulları hüküm sürüyordu.

Organizasyonu Türkiye Futbol Federasyonu yapıyordu ve bu organizasyonun başında Türkiye Genç Milli Takım Antrenörü ( sonra A Milli Takımı da çalıştırdı) Sabri Kiraz, nam-ı diğer “Arap Sabri” vardı. Sabri Kiraz gerçekten Türkiye’de futbol alt yapısı, oyuncu keşfetme, yetiştirme konularında ülkemiz futboluna önemli hizmetleri olan bir kişiydi.

Takımların kaldığı otelleri sürekli ziyaret ederek onlarla tanışıyor, oyuncuları kişilik olarak da tanımaya gayret ediyordu.

Bir gelişinde “Bakın çocuklar, diğer takımları ziyaretimde hepsine sorduğum ve şu ana kadar hiç kimsenin bilemediği bir soruyu size de soracağım. Bakalım sizin içinizden bilen çıkacak mı?” dedi.

Soru şu idi: Acaba bir takım, top rakip takım oyuncularının ayağına hiç değmeden üst üste iki tane geçerli gol atabilir mi?

Başladık düşünmeye. Ben söz istedim “Evet atabilir” deyince “Anlat bakalım, nasıl?” dedi. Devam ettim. “Bir takım rakip kaleye kadar paslaşarak gider ve golü atar. O sırada devre bittiği için santra yaptırmadan hakem ilk yarıyı bitirir. İkinci yarı başlama sırası golü atan takımdadır. Santra yaparak başlar ve rakip kaleye gider ve rakip takımın oyuncularının ayağına top hiç temas etmeden ikinci golü de atar. Böylece atılan iki gol de geçerli olur” deyince kalkıp beni tebrik etti ve “Aferin, bu soruyu tüm takımlara sordum. Tek bilen sen oldun” dedi. Benimle ilgilenmeye başladı. Profesyonel futbolu düşünüyor muydum? Futbola gelecekte hayatımda yer verir miydim? Bunlara cevabım olumsuzdu. Çünkü devir “oku da adam ol devri”ydi. Futbol o tarihlerde bugünki gibi bir iş, bir uğraş değildi. Top oynamak hatta biraz haylazlık sayılırdı.

Liseyi bitirince Almanya’ya gittim. Orada da bir amatör küme takımında antrenmanlara çıkmaya başladım. Burada söz etmek istediğim, o tarihlerde Türkiye ile II. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış Almanya’nın spor alt yapıları arasındaki uçurumdu.

Almanya’da, bir amatör takım olarak çok güzel tesislerde antrenman yapıyorduk. Olumsuz hava koşullarında bile antrenman aksamıyordu. Bir kapalı spor salonunda bir zaman dilimi kulübe ayrılmıştı. Antrenmandan sonra sıcak suyla duşumuzu yapıyorduk. Başımızda hocamız vardı. O tarihlerde Sivas Lig takımları bile stadyumda duş imkânına sahip değillerdi.

Sonuç, zaten alınan neticelerde ve ulaşılan hedeflerde görülebiliyor. Almanya, her uluslararası turnuvanın gediklisi olmanın yanında favorisi kabul edilirken, bizim bir şampiyonaya katılabilmemiz bile çoğu kez mucize gibi kabul görüp, düğün derneğe konu oluyor.

Bir Türkiye Futbol Direktörümüz var. Ne çare ki halen doğru dürüst bir altyapı organizasyonumuz yok. 80 milyonluk Türkiye 3 milyon Türkün yaşadığı Almanya’nın yetiştirdiği gençlerle milli takımının iskeletini oluşturuyor.

Bizim Sabri Kiraz’lara ve onların ruhuna ihtiyacımız var.

O.Ertuğrul Önen

Hakkında admin

Türk Dışticaret Vakfı

Cevapla

Scroll To Top