Son Haberler
Buradasınız: Anasayfa / Haftanın Yazısı / ARAMIZDAN AYRILMAKTA ACELE ETTİLER

ARAMIZDAN AYRILMAKTA ACELE ETTİLER

 

atalay Atalay ile beraber

 

ARAMIZDAN AYRILMAKTA ACELE ETTİLER

 Sivas’ta çocukluğumun mahallesinde, bazıları ile okulda da birlikte olduğum  çok sayıda arkadaşım oldu. Oyun alanlarımız, motorlu taşıt araçlarının fazla yaygın olmaması nedeniyle mahallenin sokakları, boş arsalar idi. Buraları hayallerimizle süslerdik. Bazen bir kale, bazen balta girmemiş ormanlar, Arizona’nın çölleriydi bu yerler bizim için.

Hayallerimi ve oyunlarımı paylaştığım bu arkadaşlarımdan ikisi ilkokul ve ortaokul yıllarımda benim vazgeçilmezlerimdi.

Evlerimiz birbirine 50 metre mesafede olan bu iki arkadaşım Atılay ve Süleyman’dı. Ne yazık ki bu iki can arkadaşımın kaderleri iyi olmadı. Ve aramızdan ayrılmakta biraz acele ettiler.

Size onların dramatik öykülerini anlatacağım.

Atılay mahallemizin hali vakti yerinde olanlarından sayılırdı. Babası yüzbaşıydı. O tarihlerde henüz askeri lojmanlar olmadığı için mahallenin varlıklısı Hamamcı Şükrü’nün apartmanında oturuyorlardı.

Bu apartman yapıldığında bir olay olmuştu. En önemli özelliği, suyunun, tuvaletinin bahçede değil içeride olmasıydı. Ayrıca odun kömürle ısıtılan kazana sahip bir banyosu da vardı.

Atılaylar aslen Sivaslıydılar. Babası Ahmet Bey sevecen, ancak vakur bir asker kişiydi.

Zaman zaman Jeep’le flamasını dalgalandırarak mahallemize renk katardı. Aynı apartmanda Atılayların üzerinde babaları binbaşı olan Tarık, Türkan kardeşler oturuyorlardı. Bu Tarık, sonraki yıllarda seçkin bir sanatçı olan Tarık Akan’dan başkası değildi.

İlkokul yıllarında Atılay ve onların çaprazında oturan, babası bir kabzımal olan Süleyman en yakın arkadaşlarımdı. Tüm zamanlarımızı birlikte geçirirdik. Tabii genelde sokakta olmak üzere. Bir gün Atılay babasının tayininin çıktığı haberi ile geldi. Adını ilk kez duyduğum Borçka diye bir yere gideceklerdi. İkimiz de çok üzgündük. Bu, ayrılık demekti. Onu gözyaşları ile uğurladım.

Şimdi çok net hatırlamıyorum. Sanıyorum bir yıl geçmemişti. Bir sonbahar günüydü. Bana doğru yaklaşan bir karaltı gördüm.

Gördüğümü tanıyordum. Ancak gözlerime inanamıyordum. Bu Atılay’dı. Bu olamazdı. O çok uzaklardaydı. Gözlerim beni yanıltıyor olmalıydı. Karaltı da beni fark etmiş, koşmaya başlamıştı. Artık net görebiliyordum. Ben de koşmaya başladım. Salya sümük ağlayarak, sarmaş dolaş olduk.

Atılay’ın ağlaması dinmiyordu. Belli ki bu bir sevinç ağlaması değildi.

Bir müddet sonra anlatmaya başladı. Babası Yüzbaşı Ahmet Berk Borçka’da bir göreve giderken bindiği askeri araç Çoruh Nehri’ne uçmuş ve Ahmet Bey şehit olmuştu. Beni görünce Atılay’ın acıları adeta tazelenmişti. Artık o da, benim de içinde yer aldığım öksüzler kervanına katılmıştı.

Annesi Aliye Hanım dirayetli bir kadındı. Dört erkek evlat anasıydı. Ahmet Beyin emanetlerine sahip çıktı. Mütevazı dul maaşı ile çocuklarını başarı ile yetiştirdi.

Ortaokulu bitirmiştik, bu kez Atılay bir asker çocuğu olarak babasının izinden gitmeye karar verdi. Erzincan Askeri Lisesi’ne kaydolmak için gitti. Bu onun ikinci gidişiydi. Artık yollarımız ayrıldı diye düşünürken Atılay çıkıp geldi. Göz muayenesini geçemediği için onu askeri liseye kabul etmemişlerdi.

Bilmiyorum o üzülmüş müydü? Ama, ben bu aksiliğe sevinmiştim. Atılay tekrar bizimle beraberdi.

Aslında Atılay’da kişilik olarak askerliğin hiçbir özelliğini görmek mümkün değildi. Naif, duygusal, şiir yazan bir yapıdan iyi ki asker olmamıştı.

Lise yıllarımız başladı. Onun lisanı Fransızca olduğu için kâh aynı sınıfta olduk, kâh ayrıldık. Ne var ki lise son sınıfta mahallede bir diğer arkadaşımız Naci ile de buluşarak arkalı önlü oturarak bir yılı geçirdik.

Atılay’ın yabancı dile aşırı yatkınlığı ve düşkünlüğü vardı.

Liseyi bitirince hiç tereddüt göstermeksizin Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Fransız Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydını yaptırdı. Mutluydu. Turizm Bakanlığı’nda rehberlik, Ankara Radyosu’nda yarı zamanlı bir takım işler yapıyordu.

Ben Almanya’ya gitmiştim. Oradan dönüşümde Atılay, Milli Eğitim’den kazandığı bursla Fransa’ya doktora eğitimine gitme hazırlığındaydı.

Ve gitti. Bağlarımız hiç kopmadı. Karşılıklı mektuplar yazıyorduk. Bu arada ben lise aşkımla evlenmiştim. Eşim de bizim lisemizdendi ve Atılay’ı da çok iyi tanıyordu. Adeta birlikte büyümüştük.

Atılay bir İngiliz kızıyla arkadaşlık yapıyordu.

Yazdıklarından niyetinin ciddi olduğunu anlıyordum.

Bir yaz günü kız arkadaşı Elizabeth’le çıkageldiler. Çok sevindik. Eskileri andık. Birlikte güzel zaman geçirdik.

Bu güzel rüyadan bir acı haberle uyandık. Oğlunun ilk üniversite günlerine hazırlık olmak üzere Aliye Hanım Ankara’ya taşınmıştı. Yenimahalle’de çocukları ile güzel bir düzen kurmuştu. Oğluyla hasret dindirdiği o mutlu günlerde Aliye Hanım Ulus’tan dolmuşla, oturduğu Yenimahalle’ye dönerken dolmuşun kaza yapması sonucu hayatını kaybetmişti. Dolmuş, şoförünün direksiyon hâkimiyetini kaybetmesi sonucu Et ve Balık Kurumu’nun duvarına çarpmıştı. Aliye Hanımın dışında ciddi yara alan kimse yoktu. Başını çarptığı için Aliye Hanım hayatını kaybetmişti.

Atılay, babasından sonra annesini de bir kazaya kurban vermişti.

Bu hüzünlü tatilin ardından döndüğü Fransa’da Atılay, doktorasını tamamlayıp Elizabeth’le evlendi ve İngiltere’ye yerleşti.

Londra yakınlarında Reading’de bir okulda öğretmenliğe başladı.

Bir türlü askerlik için zaman bulamadığı için asker kaçağı konumuna düşmüştü. Bu nedenle Türkiye’ye de gelemiyordu.

Görevli olarak Cenevre’de bulunuyordum. O tarihlerde oradan aramak daha kolay olduğu için telefon ettim. Şaşırdı. Çok mutlu oldu. Mutlaka İngiltere’ye gelmemi istiyordu.

Israrları karşısında Cenevre’den 1-2 günlüğüne Londra’ya geçtim.

Havaalanında uzun uzun kucaklaşarak hasret giderdik.

Elizabeth’le Türkiye’de tanışmıştık. O da beni çok sıcak karşıladı. Bir oğulları olmuştu. Gece geç saatlere kadar parklarda dolaşarak eskileri andık. Kâh hüzünlendik. Kâh güldük.

O gece söylediği bir şey uzun süre bıçak gibi yüreğime saplı kaldı.

Şöyle demişti:

“Ertuğrul, bak babası ve üç kardeşi de subay olan ve benim gibi askeri okulun eşiğinden dönen biri, asker kaçağı oldu ve vatandaşlıktan atıldı.”

Gerçekten Atılay Türkiye’ye gelemediği, pasaportunu uzatamadığı için Türk vatandaşlığından da çıkarılmıştı.

Kardeşleri Yıldıray, Saldıray ve Koray; üçü de Türk Ordusuna şerefle hizmet eden subaylardı.

Saldıray daha sonraları Orgeneral rütbesine kadar yükselerek 3. Ordu Komutanlığı da yaptı.

Atılay’ın söyledikleri acı ama gerçekti.

Onunla ilişkilerimiz hep sürdü.

Ekonomi ve Ticaret Başmüşaviri olarak Bonn’a tayin edilmiştim. Bonn’dan artık telefonla sık görüşüyorduk.

Atılay görev yaptığı okulun yöneticisi olmuştu.

Bize ailesiyle birlikte kısa süreli bir ziyaret yaptılar. Atılay’la bu son görüşmemizdi.

İngiltere’nin Türk diplomatik pasaportlarına bile vize uygulamasını kabullenemediğim için ısrarlı davetlerine rağmen biz onlara ziyaret iadesinde bulunamadık. Gitmediğim için şimdi çok pişmanım.

Atılay daha sonra askerlik işini çözümleyip, Türk vatandaşlığına döndü. Ancak, ömrü uzun olmadı. Elim bir hastalık onu genç yaşta bizden aldı.

Sözünü ettiğim diğer çocukluk yılları arkadaşım Süleyman’la evlerimiz karşı karşıya idi. Uzun boylu, şen şakrak, arkadaş canlısı, içinde hiç kötülük barındırmayan can kardeşimdi benim.

Onunla Atılay’da olduğu gibi öyle sık ayrılıp buluşma durumu yaşamadık. Hep beraberdik.

Çocukluk dönemlerimiz olduğu gibi, ilk gençlik yıllarımızda da her gün bir arada idik. Hani “yediği içtiği ayrı gitmiyor” denir. İşte öyleydik. Boy farkımız olmasına rağmen zaman zaman giysilerimizi bile ortak kullanırdık. Benim onun montunu, onun benim paltomu giydiğimiz olurdu. Bizimle aynı lisede okuyan eşim bugün halen o giysi değiştirmemizi ve o hallerimizi komik bulduğunu gülerek anlatır.

Süleyman liseyi benden bir yıl sonra bitirdi. Ben Almanya’ya gidince çok üzüldüğünü biliyorum. Bunu mektuplarından anlıyordum.

Bir yıl sonra bir gün Süleyman’ı bir diğer gençlik arkadaşım, can dostum Erdoğan’la beraber Almanya’da karşımda buldum. Diplomayı aldıktan sonra bavulu kapıp gelmişlerdi.

Hem şaşırmış, hem çok mutlu olmuştum. Almanya’da çok güzel anılar biriktirdik birlikte.

Ben Almanya’dan döndükten sonra onlar orada yaşamlarına ve öğrenim hayatlarına devam kararı almışlardı.

1967 sonlarıydı. Eşim annesini ziyaret için Sivas’ta bulunuyordu. Telefonla görüşmemizde Süleyman’ın Almanya’dan tatil için geldiğini ve Sivas’ta bulunduğunu, sonra Ankara’da bize de uğrayacağını söyledi. Çok sevindim.

Ne var ki ertesi gün gerçek bir kâbusa uyandım. Sivasspor’un Kayseri’de Kayserispor’la iddialı bir maçı vardı. Sivas’tan kalabalık bir seyirci topluluğu Kayseri’ye gitmişti. Gidenler içinde Almanya’dan gelmiş olan Süleyman’da varmış, yakınlarının ısrarlarına dayanamayarak o da bu seyahate katılmış.

Ölüm haberini alınca yıkıldım. Aylarca etkisinden kurtulamadım. Allahtan Erdoğan, Süleyman’la beraber gelmemişti. O öğrenimine devam ederek Almanya’da tekstil mühendisi olarak öğrenimini tamamladı.

Süleyman daha hayatının baharında iken 23 yaşında üst üste gelen bu kötü rastlantılar sonucu aramızdan ayrıldı.

Çok genç yaşlarda kaybettiğim bu kardeşim her aklıma geldiğinde yüreğimde küllenen acıları yeniden canlanıyor.

O.Ertuğrul Önen

suleyman

Fotoğraftaki en uzun boylu Süleyman

 

 

Hakkında admin

Türk Dışticaret Vakfı

Cevapla

Scroll To Top