O. Ertuğrul ÖNEN
Ekonomi yazısı başlığını attım diye benden öyle endekslerle, grafiklerle bezenmiş bir yazı beklemeyin. Farklı bir ekonomi yazısı olacağını zaten peşin peşin söylemişim. İşe ekonominin tarifiyle başlayalım. “İnsanların sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla gerçekleştirdiği üretim, tüketim, dağıtım, ticaret ve finans faaliyetlerinin tümünü inceleyen sosyal bilim dalıdır.” diye tanımlanan ekonominin asıl amacının insanların bitmez tükenmez ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu görüyoruz, ancak kaynakların sınırlı olması nedeniyle bu ihtiyaçların tamamen karşılanmasının mümkün olmadığı da bu tarifte altı çizilen bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
İhtiyaçların karşılanması için üretmek gerekiyor. Üretimdeki başarı arzı artırıyor ve ihtiyaçların karşılanmasında göreceli olarak daha doyurucu sonuç elde edilmesini sağlıyor. Ancak üretimden elde edilen hasılanın o üretim faaliyetine katılan bireyler arasında dengeli bir şekilde dağıtılması da başarılı bir ekonomiden beklenen bir performanstır.
Bu soyut girişten sonra gelelim ülkemizdeki yaşamın gerçeklerine. Uzun yıllardır enflasyonla mücadele uğruna ekonominin en önemli gerçeğini, üretimi ihmal ettik. Sanayide ve tarımda toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak bir üretim düzeyine ulaşamadık. Cumhuriyetin ilk yıllarında iğneden ipliğe her şeyi ithal eden bir ekonomi olduğumuzdan söz edilirdi. Günümüzde ise beslenme ihtiyacımızı karşılamak için tahıldan bakliyata, yağlı tohum ve ham yağdan canlı hayvana, karkas ete kadar en hayati tarım ve hayvancılık ürünlerini ithal eder hâle geldik. Geçmişte bu ürünlerin birçoğunun ihracatçısıydık.
Enflasyonla başa çıkmaya çalışırken üretimi unuttuk. En önemlisi tabii ki tarımda birçok ürünü ithal etmek durumunda kalmamız, yani tarımsal üretim açısından kendi kendine yeten bir ülke olma efsanesinin çökmesi oldu.
Yeni açılan hatırı sayılır bir sanayi üretim tesisini duyanınız var mı? Sizi fazla rakama boğmak istemiyorum ama 2011-2018 döneminde ülkemize yıllık ortalama 14,1 milyar ABD doları tutarında yabancı sermaye girerken bu rakam 2019-2025 yıllarında ortalama 11,3 milyara gerilemiştir. 2026’nın ilk altı ayında ise 26 yıl sonra bir ilk yaşanmıştır. 4,2 milyar dolarlık yabancı sermaye girişine karşılık ülkemizden 5,3 milyar dolar yerli sermaye çıkışı olmuş, ülkemiz net sermaye ihracatçısı konumuna gelmiştir. Yani sanki yatırıma ihtiyacımız yokmuş gibi yabancı sermayeyi çekmeyi bir yana koyun, yerli sermayeyi de tutamamışız.
Üretime dönük yatırım çok değerlidir. İhtiyaçlarımızın kendi imkânlarımızla karşılanması demektir; artan arzla makul fiyat düzeyi, kalite ve kantite olarak yeterli bir üretim düzeyine ulaşılması ihracat demektir; istihdam, dış ödemeler dengesine katkı ve millî gelir artışı demektir.
Üretimdeki başarısızlığımız günlük hayatımıza yüksek fiyatlar, işsizlik, dış ticaret ve ödemeler dengesi açığı olarak yansımaktadır.
Üretim başarısızlığına, yurt içinde oluşan gelirin hakça, adil dağıtılmaması da eklenirse saydığımız olumsuzluklar daha da büyür ve toplum hayatını derinden etkiler.
Türk halkı işte bu olumsuzlukların tamamını yaşamaktadır. Üretemediğimiz için istihdam sağlayamıyoruz. Nitelikli iş gücümüz dahi iş bulamıyor ya da eğitiminden farklı işler yapmak zorunda kalıyor. Gençlerimiz bu güzel, nimet dolu ülkede bir gelecekleri olmadığı düşüncesiyle bir şekilde kendini yurt dışına atmaya çalışıyor. Çalışanlarımızın yarısı asgari ücretle çalışırken bu oran AB (21) ülkelerinde %7-8 dolaylarındadır. Bulgaristan’da bile %13 dolaylarındadır. Almanya’da %6,6, İspanya’da ise %3,6’dır. Bizdeki asgari ücret esas ve tek ücret olmak üzeredir. Emeklilerimizin hâli de içler acısıdır. Eski Türkiye’de maaşı ile geçinir, emekli ikramiyesiyle ev alabilirken bugün bırakın evi, iyi bir araba bile alamıyorlar, geçinebilmek için geçkin yaşlarına rağmen ağır işlerde çalışarak geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Ev kiralarının geldiği düzey düşünülürse çalışmadıkları takdirde ya barınma ya beslenme diye tercih yapmak durumunda kalacaklar. Çalışanlarımızın da emeklilerimizin de önemli bir bölümünün aldıkları aylıkları, Türk-İş’in açıkladığı yoksulluk ve açlık rakamlarının bile altında kalmaktadır.
Ekonominin amacı ve hedefi hizmet ettiği toplumun mutluluğunu sağlamaktır. Ne dersiniz, bir avuç mutlu ve müreffeh azınlığı kastetmiyorum ama ekonomimiz geniş halk kitlelerinin, yani sizlerin mutlu ve müreffeh olmanızı sağlıyor mu?
Bu soruya mutlaka olumlu yanıt verenler bulunacaktır. Biz onlara mutlu azınlık diyoruz. Benim sorumun muhatapları hayata atılmak üzere olan ve atılmış gençler, işçiler, memurlar, çiftçiler, esnaf ve emekliler. Evet, cevabınızı duyamıyorum, mutlu musunuz?
