O. Ertuğrul ÖNEN
Hayatımın 12 yılı o günkü adıyla Federal Almanya’da geçti. Almanya’ya ilk kez öğrenim nedeniyle gitmiştim. Bizim gurbetçi diye tanımladığımız, Almanların ise Gastarbeiter (misafir işçi) diye adlandırdığı yurttaşlarımızın bavulunu sepetini kapıp atladığı ilk trenle kendisini München Hauptbahnhof’a (ana tren garı) attığı yıllardı. O yıllar, Türk pasaportunun itibarı yüksek olduğu için sorgusuz sualsiz lacivert renkli pasaportla tüm sınırların kolayca aşılabildiği bir dönemdi. Türkiye’nin bırakın bir büyük şehrini, kendi şehrini pasaport çıkartırken ilk kez görenlerdi bu gelenler. Almanlar bu düzensiz göçün sorun yaratacağını kısa zamanda gördüler. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın yaralarını sarıp ayağa kalkmaya başlayan sanayilerinin de iş gücüne ihtiyacı vardı. Bu göçü düzenli ve kendi çıkarlarına uygun hâle getirmek üzere Türkiye ile bir iş gücü temin anlaşması yaptılar. Filmlere bile konu olan, Almanya’ya gitmek için başvuranların Alman doktorlar tarafından muayene edildiği sahneler işte bu anlaşma sonrasının uygulamasıdır. Anlaşma yapıldı da düzensiz göç durdu mu? Ne gezer, o da olanca hızıyla sürdü. Bu kanallar tamamen kapanınca bu defa solcuyum, sağcıyım, devlet tarafından haksız bir uygulamaya uğradım diye ilticacılar ortaya çıktı.
Dil bilmeyen, bu ülkenin kültürüne yabancı Türk nüfusu, çareyi birbirine sığınmakta ve gettolaşmakta buldu. Kısa zamanda gettolarında bakkalı, kasabı, berberi ile küçük Türkiyeler yarattılar. Hayatlarını 5-10 kelime Almanca ile sürdürdüler. Türkiye’deki gibi ve Türklerin arasında yaşadıkları için zaten Almanca bilmeye de çok ihtiyaç duymuyorlardı.
Bu nesil işte böyle eğilip bükülmeden, geldikleri gibi kaldılar. 40 yıldır orada olmalarına rağmen 40 kelime öğrenmeden yaşayıp gittiler. Almanya bunlara misafir dediği ve sadece emek olarak, yani bir üretim aracı olarak gördüğü için hiçbir özel politika uygulama gereğini de duymadı. Türkiye ise bu yurttaşlarını bir döviz kaynağı kabul etti ve onlarla gereği kadar ilgilenmedi.
Zaman gösterdi ki bu insanlar bir defa Almanların adlandırdığı gibi misafir değil, kalıcılar. İkincisi, emek olmanın dışında insanlar ve insanlara özgü sorunları, ihtiyaçları, istekleri var. İlerleyen yıllarda Almanlar artık fazla ihtiyaçları kalmadığı için geri dönüşü teşvik politikalarını devreye soktular. Kimsenin geri dönmeye niyeti olmadığı görülünce bu defa entegrasyon diye tutturdular. Bu politika da kabul görmedi. Burada doğup büyüyenler bile tatilden tatile gördükleri ana vatanlarından vazgeçmiyorlardı. Sonra ne mi oldu? Bu defa Kultur des Zusammenlebens (birlikte yaşama kültürü) kavramını devreye soktular. Yani herkes birbirinin kültürüne saygı göstersin ve kavgasız gürültüsüz birlikte yaşayalım. Bu amaca ulaşıldı mı? Kısmen diyebilirim.
Neredeyse artık dördüncü kuşak yetişiyor. İlk kuşak Almanya’da, Almanya’ya yabancı yaşadı, Almanca öğrenmeye gerek duymadı. İkinci kuşak Almanca öğrendi ama eh işte düzeyinde. Bu arada Türkçeleri de geldikleri köyün, kasabanın lehçesiyle ve o düzeyde kaldı. Üçüncü kuşaktan itibaren Almanca esas dil olurken Türkçeler kaybedilmeye başladı.
Zamanla işçilerin çocuklarından etnik ticaretle başlayıp iş dünyasına adım atanlardan önemli iş adamları ve sanayiciler ortaya çıktı, ana vatanlarıyla ikinci vatanları arasında ekonomik ilişkilerin gelişmesine katkı yaptılar, yapmaya da devam ediyorlar.
Almanya’daki diplomatik görevlerim sırasında bu kişilerin birçoğunu tanımak ve hikâyelerini öğrenmek fırsatını buldum. Bunların örgütlenmesine katkı yapmaya çalıştım. Sonrasında ise dünyadaki tüm Türk girişimcilerini bir çatı altında toplayan Dünya Türk İş Adamları Kurultaylarına öncülük ettim. Bu insanların ülkemiz için önemine dikkat çekmeye çalıştım. Umarım bir yararı olmuştur.
Günümüz Almanya’sında üç milyon Türk yaşıyor. Bunların %55’i, 1,64 milyonu Alman vatandaşlığına da sahip bulunuyor. Misafir işçiler ve onların çocukları, kalıcı olmanın yanında artık yaşadıkları bu ülkenin onurlu bireyleri oldular ve siyaset hayatına girmeye ve etkilemeye başladılar. Örnek mi? Baden-Württemberg eyaletinin başbakanı Türk kökenli Cem Özdemir, Aşağı Saksonya’nın (Niedersachsen) başkenti Hannover’in belediye başkanı yine bir Türk asıllı Belit Onay’dır. Aydan Özoğuz Federal Meclis Başkan Vekilidir. Elif Eralp’in Almanya’nın başkenti Berlin’in belediye başkanı olması beklenmektedir. Federal Mecliste ve eyalet meclislerinde de yer alanlar vardır. Sanat, spor dünyasında öne çıkan çok sayıda Türk bulunmaktadır. Mesut Özil oynamış, İlkay Gündoğan yıllarca Alman Millî Futbol Takımı’nın kaptanlığını yapmıştır.
Pandemi döneminde yıldızları parlayan ve Almanya’nın milyarderleri arasına giren Uğur Şahin, Özlem Türeci, yine milyarderler listesinde kendisine yer bulan Hakan Koç, Michelin yıldızlı şef ve TV yıldızı hâline gelen Ali Güngörmüş. Bunlar hemen bir çırpıda aklıma gelenler. Görülüyor ki Almanya’daki Türk nüfusu hızlı bir kabuk değiştirme evresinden geçiyor. Ben Almanya’yı tanıyorum. İnanıyorum ki Türklerin bulunduğu diğer ülkelerde de benzer gelişmeler yaşanmıştır.
Artık Türkiye’nin dışında yeni bir Türkiye var. Yurt dışında yedi milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Avrupa Birliği’nde yaşayan Türklerin nüfusu birçok AB üyesi ülkeden fazladır. Ama biz bu güçten etkin bir şekilde yararlanabiliyor muyuz? Hayır. Peki, bu insanların yavaş yavaş ülkelerinden, ata kültüründen, hatta ana dillerinden kopmamaları ve ülkeleriyle bağlarını sağlamlaştırmak için bir şeyler yapıyor muyuz? Maalesef onun da cevabı hayır olacaktır. Vakit çok geç olmadan bu yönde özel politikalar geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu düşünmekteyim.
